• Anna Maria Beylunioğlu Atlı

Biyofili: Yürekten Gelen Bir Çağrı

Yalnızlığımız, yalnız bırakışımızdan geliyor;

görülmememiz görmemizden,

duyulmamamız duymamızdan…



Dr. Gökçen Özbek


Bill Mollison, yaşamla yüzleşmemek için kendimizi ilaca boğmaktan televizyon izlemeye kadar pek çok yöntemden bahsediyor. Herhangi bir şeye kırılmaz bir kibir ile sarılmak da sanırım bunlardan biri. Yaşamı metalaştırdığımız ölçüde, önce ondan sonra kendimizden uzaklaşıyoruz. Daha az işe yarayan daha çok fikir üretmemiz geriye doğru attığımız adımları büyütürken; işe yarayan ya da yarama ihtimali olan şeyleri daha hızlı tüketmemize neden oluyor. Stephen Harrod Buhner, Bitkilerin Kayıp Dili’nde şevkle ürettiğimiz ve tükenmenin önünü açan pek çok konuyu tartışıyor. Bunlardan biri de dünyayı öldürmemiz. Fiziksel olarak yok etmemiz değil, kalbimizde öldürmemiz.


İnsanlık olarak peşine düşerek ürettiğimiz en zararlı fikirlerden biri yaşamayan, ölü bir yerküre fikri. Bu fikirle başlayan yabancılaştırma, ilkokul programlarından, “doğayı sevelim, koruyalım” propagandalarına kadar hızla indirgenerek, neticede bir laboratuvar tüpüne sığacak kadar küçüldü. Hem hayatımızda hem kalbimizde… Yüreğimizden hızla uzaklaşarak sadece aklımızla varmaya çalıştığımız bir denklem sonucu kadar yalnız kaldı. X’leri yalnız bırakıp doğru sonuçlara ulaşmaya çalışırken, asıl kendimiz yapayalnız kaldık. Ölü denklemlerden canlı sonuçlara ulaşmaya çalışırken iyileşme fırsatımız sıfıra daha çok yaklaştı. Bu çıkmazda Edward Wilson olası bir çözüme biyofili (biophilia) hipotezi ile ışık tutmaya çalışıyor. Bios ‘hayat’ ve phileein ‘sevmek’ köklerinden türeyen bu kavram, yaşama, yaşam formalarına karşı güçlü bir yakınlık, sevgi ve şefkat duymayı ve onlarla derinlikli bir ilişki kurmayı içeriyor. Yerküreye ve içerisindeki tüm yaşamlara aklın iplerinden tutarak geliştirdiğimiz bir saygı ve bilincin ötesinde, kalbimizden destek alarak daha derin ve öze dair bir sevgi ve ilgiyi uyandırmaktan, bahsediyor. Kendi varoluşumuzdan bile kuşku duyarak yaşamla yüzleşmekten kaçtığımız bu zamanlar, bizi aklımıza sığınmaya daha çok zorlasa da açıklamaktan veya açıklanmaktan ziyade artık hissetmek ve gözlemlemek bize göz kırpıyor. Ekranlar yansımaların da yansımalarını sunarken, gerçek yaşamlar aslında bizi daha çok çağırıyor. Yerküre, her zamankinden daha çok ben canlı’yım diyor ve giderek sesini yükseltiyor. Biz olan biteni daha çok açıkladıkça, yağmurlar daha sert yağıyor, dalgalar daha coşkun kıyıya vuruyor, kuşlar daha yüksek perdeden ötüyor. Tüm bu çığlıklar, akıl duvarlarını yıkıp kalbimize ulaşmaya çalışıyor.


Bir kırılma uzağındayız, tüm bu çağrıları duymanın. Krizin yarattığı çıkmaz, pek çok buhranda olduğu gibi yeni bir paradigmaya itiyor hepimizi. Geçmişte sıklıkla tanık olduğumuz bu kırılmalardan bir tanesi de “öze dönme”dir (back to the basics). Şanslıyız ki, Anadolu’dayız. Öze dair olanı bulmanın, kalp gözü ile bakmanın, yaratılan her şeyi sorgusuzca kucaklamanın doğduğu topraklardayız. O yüzden biofilya ile gelen çağrıyı en hızlı yanıtlayabilecek gerçeğe kültürel bir miras olarak sahibiz. Sadece hatırlamak gerekiyor. Dolayısıyla, artık, dünyanın canlı olduğunu kitaplarca okuma değil kalbimizde hissetme zamanı. Her şeyi bilen değil bir şeyleri hissedebilen nesillerle yola devam etme zamanı. Yalnızlığımız, yalnız bırakışımızdan geliyor; görülmememiz görmemizden, duyulmamamız duymamızdan. Bin bir zehirle, bir serada köle gibi yetişmiş bir patlıcanın hikayesini bilmek yetmiyor artık; onun mutsuzluğunu paylaşamadığımız sürece hep birlikte kaybedeceğiz. Yer kürenin yükselen çığlıklarını okumak kifayetsiz eğer onunla ağlamayı öğrenemezsek ve öğretemezsek…


Vücuttaki her hastalık bir şeylerin yanlış gittiğini söyler ve sistemdeki her hata düzeltmek için bir fırsat sunar. Yerküre hasta, şanslıyız ki kendini bırakmadı, henüz. Elini tutup, gözüne bakıp “nasılsın?” demenin ve anlattığı her şeyi tek tek dinlemenin zamanı. O anlattıkça yüzleşeceğiz ve o iyileştikçe biz de iyileşeceğiz.

70 views0 comments